17 Ocak 2016 Pazar

Çölde Bauhaus :Albert Frey


2. Frey evi bana sorarsanız pek de eve benzemiyor.Daha çok  Mies van der Rohe'nin Barselona Pavilyonunu hatırlatıyor. Mimar Albert Frey üniversitede okurken Bauhaus fırtınalar estirmekteydi, bunun da üstüne Albert Frey'in mezun olduktan kısa süre sonra Le Corbusier ile çalışmaya başlaması da çölün ortasına camdan bir ev yapmanın sebebini açıklıyor.

Benim ataların ok atıp, okun düştüğü yere otağlarını kurduğundan olsa gerek yapı olarak üşengeçim. Albert Frey ise İsviçre doğumlu olduğundan mütevelli evi yapacağı doğru yeri bulmak için dağ tepe gezmiş. Doğru noktayı bulduktan sonra da güneşin haraketlerini, hangi saatte nereye nasıl gölge düştüğünü görmek için de bir zaman harcamış. Evin yerine ve yönüne karar verikten sonra da evin içine dahil edeceği kaya parçasının şablonunu çıkartmış (Annemlerin eve hızar getirip dolabın kapaklarını giriş holünde kesen ustaya selamlar olsun). Tüm bunlar 4 yılını almış, 4 yıl!
Tabi o kayanın orada imar var mı derseniz bugün Albert Frey'in , Palm Springs'in en önemli binalarından bir kaçının mimarı olduğunu belirtmeliyim. Şehirde Modern Mimari turu düzenleniyor her yıl, gelip bu evi gezdiriyorlar. Muhtemelen belediyede biraz nazı geçiyordu.

Birinci Dünya savaşı bittiğinde genç Albert 16 yaşındaydı. Anası kendisini bir Kadir gecesi doğurduğundan savaş onun askerlik çağı gelmeden bitmişti ama savaştan sonra yaşanan yoksunluğu yaşamış olmalı.
''Gençliğimde zorunluluktan dolayı en az malzeme ve efor gerektiren tasarımlar yapmak zorundaydım. O zamanan beri bu prensibi   estetik olasılıklar yaratmak ve zihnimi tatmin eden bir meydan okuma olarak görüyorum. Şimdi artık anlıyorumki kaynaklarımız sınırlı ve büyük ölçüde nüfus artışıyla beraber artan tüketim iyi değil''
Binaenaleyh Albert ikonik çöl evinin çatısını trapez gibi avam bir malzemeyle kaplar!

Anadolunun dar sokaklarında bir ev yapmadığından ötürü Albert'in  cam bir kutu tasarlarken mahremiyetle ilgili büyük sıkıntıları yoktu. Ama bu onu evde donla gezerken görebileceğiniz anlamına gelmiyor. 4 yıl boyunca dağda bayırda boşa gezmediğinden evi öyle bir yerleştirmiş ki eve giden yoldan ilerlerken bine evi göremiyorsunuz.Tek gördüğünüz şey yamaçtaki doğal taşlardan yapılmış istinat duvarı oluyor.

Çölün ortasına yerleştirilmiş her bekar evinin olmazsa olması havuz evin merkezinde.Yaşam alanı iki kottan oluşuyor. Sabit oturma grubunun sırtı üst katta yemek masasına dönüşüyor. Yaşam alanı ile yatak odasını ayıran tek şey camdan içeri girmiş kaya parçası. Bizim haremlik selamlık mantığımıza pek uyduğu söylenemez.
Albert Frey bu evi 1964'de tamamladı. 1945'de ikinci dünya savaşı bitmiş ve 1947'de soğuk savaş başlamıştı. Soğuk savaş dönemi insan psikolojisi açısından ilginç bir dönem. Amerikada tam bir nükleer savaş korkusu hakim, okullarda çocuklara nükleer bomba patlarsa masaların altına saklanmaları öğretiliyor. Delirmiş amerikalılar evlerinin bodrumlarında sığınaklar kazıyor. Ama  bir yandan da 1962'de Jetgiller başlıyor. Geleceğe dair umut dolu bir bakış. Hizmetçi robotlar, her yerde tuşlar, uçan arabalar. Soğuk savaş bir uzay yarışına dönüştüğünden dolayı roketler tüm tasarımları etkiliyor.



Frey evinin içine baktığınızda roket çağının, jetgillerin etkisini görebiliyorsunuz. Tüm mobilyaların evin bir parçası oluşu ve kayanın üzerindeki aydınlatma anahtarı ile tam bir jetgiller evi.
Albert Frey 1967'e 30 m2'lik bir misafir odası eklemiş. Evin geri kalanının 74 m2 olduğu düşünülürse büyük bir değişiklik. Ev o zamandan beri olduğu gibi korunuyor ve her sene ziyarete açılıyor. Palm Springs'e yolum bir gün düşerse eğer blog.modernismweek.com adresinden bilet bakılmalı. Mümkünde kokteylli akşam turunu yakalamak lazım.





'Işıltı şehirden, bilgelik çölden gelir'
Arrakeen Atasözü


Kayak:

Wikipedia

1 Ekim 2015 Perşembe

Kınalıada Camii

Geçen bir adamla tanıştım. Daha önce duymamıştım, Numeroloji diye birşeyden bahsetti bana. İsmini ve doğum tarihini veriyorsun ona göre hesaplar yapıyor. Karım yediymiş. ben de bol bol dört varmış ve ikimiz de uzaylıymışız. İlk başta 'Uzaylı bu çocuk yea!' manasında söyledi sandım ama baya ciddi ciddi 'Uzaylı bunlar' diyince 'Uzaylı ne demek?' dedim; ruhum geçmiş yaşamlarında başka galaksilerde insan olmayan varlıklar olarak yaşamış.

Galata köprüsü ve Karaköy meydanı yapım çalışmaları sırasında Karaköy Camiinin yıkım kararı alınıyor. Ama o zamana kadar Türkiye'de yıkılmış bir cami yok ve Adnan Menderes hükümeti de ilk cami yıkan iktidar olmaya pek hevesli olmadığından yaratıcı bir çözümle ortaya çıkıyorlar.
Kınalıada'da müslüman cemaat cami yapımı için yardım istemektedir. Peki madem cami istiyorsunuz, bizde de fazla cami var. Kullanmıyoruz zaten, size verelim derler ve cami yıkılmamış taşınmış olur. Tabi camiyi motora yükleyip adaya göndermeden önce kaybolmaması için tüm değerli kısımları ayırmayı akıl edebilmişler. Mesela abanoz ağacından oyma nakışlı ahşap mihrabı ve minberinin Mercan'daki Atik İbrahim paşa camiinde olduğu söyleniyordu. Maalesef yakın zamanda yapılan testler bunun doğru olmadığını ortaya çıkardı. Kasımpaşa'daki Kethüda Camii'nin mihrabının da Karaköy Camiiden geldiği söyleniyor ama o da yakın zamanda fos çıktı. İyi ki değerli parçaları saklamaya karar vermişler değil mi? Venedikten gelen avize, değerli halılar filan hep kaybolmaması için bir yerlere kaldırılmış. Nereye kaldırdığımızı unuttuk ama kaybolmadıklarından eminiz.

Şimdi resmi kayıtlara göre geri kalan tüm parçalar numaralandırılarak adaya gönderiliyor ama motor fırtınaya yakalanınca bir kaç parça haricinde herşey denizin dibini boyluyor. Resmi olmayan hikayede ise şu şekilde:

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Padişah Avcı Mehmet zamanında 7 yıl hizmet vermiş bir Osmanlı sadrazamı idi. Tüm başarılarına rağmen 2. Viyana seferinin başarısızlğa uğramasından sonra uğradığı ihanetler bilinmesine ve ilk başta Padişahın bile ''gg bro'' diye mesaj yollamasına rağmen Viyana'dan kalkıp İstanbul'a gelene kadar rakipleri tarafından altı oyulmuş ve idama götürülmüştü.
Merzifonlunun idamından sonra olaya hakim olacak bir sadrazam bulunamadığından Balkanlar'da çöküş başlamış.

İşte bu Sadrazam kellesi başında iken 2. Mehmed zamanında Karaköy'de yaptırılan harap haldeki tekkenin yerine Raimondo D'Aronco'ya yeni bir mescit siparişi verir. Yağkapanı adıyla anılan, altında dükkanları bulunan cami zamanla harap hale gelince (napıyorlar oğlum bu camileri?) 1903'te bu sefer 2. Abdülhamid'İn emriyle yine D'Aronco tarafından aynı yere Art Nouveau tarzında ünlü Karaköy Camii inşaa edilir.
İki kez kefeni yırtan cami bu sefer 1958 senesindeki meydan genişletmesine kurban gider.

Bugün Karaköy camiinden geriye birkaç resimden ve yazıdan başka birşey kalmadı. O yüzden çokgen planlı olduğunu ve altındaki dükkanları sadece resimlerinden biliyoruz.
D'Aronco, Ziraat bankasının arkasındaki dar parselde camiyi dikine yükselterek karaköy gibi yoğun bir yerde arada kaybolmasını önlemişti. Kemankeş caddesine bakan yüzünde apartman dokusunu devam ettirirken Karaköy meydanına bakan yüzünde hakim alana minareyi yerleştirerek meydanda caminin yerini işaretlemiş.

Ama yapının asıl cephesi bana sorarsanız Galata köprüsünden geçerken sizi karşılayan güney cephesiydi. Buradan gelenler camiyi tam karşılarına almış oluyordu. Ziraat Bankasının arkasından size bakan yapının Minaresi Ziraat Bankası binası ile aynı yükseklikteydi. Cephesi mermer kaplıydı. Bir cami için alışılmadık bir malzeme değil. Ama dışardan kendini belli eden sekizgen plan, T pencerelerle beraber tam bir Art Nouveau örneğiydi. Yine köşelik bir plana sahip mermer kaplı minare gövdesi boyunca spiral bir şekilde dizilen dikdörtgen pencerelerle kaplıydı.D'Aronco, minarenin bitişini sürpriz bir şekilde arabesk uslupta bir şerefeyle bitirmeyi seçmişti.

Adalılar da tüm şu olaylara ve ellerindeki camiye bakmışlar ve demişler ki ''Ne alakası var lan adayla?!'' Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın adalara ayak dahi bastığına dair bir ibare yok. Cami desen karaköyde büyük heybetli yapıların arasında kaybolmaması için tasarlanmış. Adada ahşap köşklerin arasında, deniz kenerında tam kel alaka olacak. Devlet desen zaten camide beğendiği ne varsa almış. Venedik'ten gelen avize ve halıları dahi Teberrükat Memurluğuna devretmiş. Sana söküp de satamadıklarını veriyor! Bir akıllı siz misiniz lan diyerek caminin taşlarını satmışlar. Muhtemelen satamadıkları ellerinde kalan taşlar ile hatıra olsun diye ayırdıkları bir parçayı adaya getiriyorlar.
Satıştan gelen parayı ve kalan taşları Mimar Başar Acarlı'ya teslim ediyorlar. O da Mimar Turhan Uyaroğlu ile başlıyor Karaköy camiini bir sonraki hayatına hazırlamaya.

Kınalıada Camii bir önceki yaşamına göre form olarak farklı olsa da olaylara yaklaşımları aynı. Kınalıada camii yine geçmişi taklit eden değil, çağını yansıtan bir cami. Kubbe yerine ışığı içeri almak için birbirinin üstüne binen iki parçadan oluşan kırıklı bir çatıya sahip. O dönemde dahi imamlar minarelere çıkmayı kestiğinden hantal bir minare yapmaktansa amacı caminin yerini göstermek olan daha heykelimsi bir minaresi var. Minarenin bir başka orjinalliği ise ana yapıdan bağımsız olması. Bahçe duvarındaki beyaz taşlar Karaköy camiinden kalan taşlar. Avlu duvarının amacı ise alan tanımlamak. Bu sebepten çok yüksek değil.

İslamiyette camiye yardım olmadığından camileri destekleyecek vakıflar kurmak ve camilere gelir sağlayan dükkanlar yapmak çok eskilerden beri bilinen bir çözüm. Kınalıada camii de aynı çözümden faydalanıyor.
Form olarak Karaköy camii ne kadar dikeyse Kınalıada camii de o kadar yatay.
Caminin namaz alanının yerden yükseltilmiş olması iklim kontrolü için fayda sağlasa da yetersiz kaldığı bir gerçek. Yazın içersinin makul bir sıcaklığa çekilmesi için klima takılmak zorunda kalındı. Üstelik ana mekan ışığı içeri doğrudan almıyor bile.


Sorunlara olan modern yaklaşımları ve cami mimarisine eleştirel yaklaşımlarına rağmen bizde cami deyince olay sadece kubbe ve minare olarak algılandığından bu camiyi yadırgayanlar da çok oldu.
Benim bile hatırladığım '' Böyle cami olmaz. Burada namaz kıldırıyoruz ama eh işte'' diye saçmalayan imamlar oldu. Dedem bile geçen ''CHP dönemi camiisi'' dedi. Biliyorsunuz mimarlık akımlarında yeri var CHP döneminin. Barok-Gotik-Modern-Post Modern- CHP !
Biz hala daha imamların çıkmadığı minarelere neden şerefe yaptığımızı sorgulamazsak, betonarmeden kubbeler yapmaya devam edersek Kınalıada Camii gibi camileri zor yaparız. Emre Arolat bir fırsatını buldu da Sancaklar Camiini yaptı. Ama bu gibi camilerin normalleşmesi, yaygınlaşması için kaç fırın ekmek daha yememiz gerek bilmiyorum. 1964'de yapılmış Camii bizim için hala daha yenilikçi bir camiyse bizde bir problem var demektir.

Türkiye'de kafalar o kadar karışık ki bence insanlar şöyle bir durup kendilerine dışarıdan baksa herşey çok farklı olur. Mesela dönemin savcıları , Ada cami vakfının Modern Türk Mimarisinin en iyi örneklerinden biri olan bu camiyi yaptırmasına aldırış etmeden ''nasıl devletin size emanet ettiği taşları satarsınız'' diye vakıf hakkında dava açtı. Taşların denize dökülmediği ispatlanamadığından kimse ceza almadı diye biliyorum ama asıl tuhaf olan Merzifonlu kara Mustafa paşa camiisinin en başta sökülüp yok edilmesine sebep olan meydan çalışmasının tamamlanmamasıydı. Aslında koca cami hiç yerine sökülmüştü. Zaten nasıl işse aynı meydan alanı içinde gözüken Ziraat bankası binasını sökmeyi kimse düşünmemişti. Savcılar birileri hakkında dava açacaklarsa bence yangından mal kaçırır gibi boş yere camiyi sökenlere dava açılmalıydı.

Kınalıada camii ile ilgili söyleyebileceğim son şey en iyi dondurmacının karşısında yer alıyor olması. Bayrağı babası Ömer ustadan devralan Suat abi ben kendimi bildim bileli Kınalıadada o küçücük dükkanda mevsimlik meyvelerden taze dondurma yapıyor. Adaya her gittiğimde acaba ne yesem diye kara kara düşünmeme sebep olan dondurmalarında çoğunlukla tercihim vişne, limon, kavun, karadut, bal-badem, çilek, bisküvi. Bir külaha 4 toptan fazlasını sığdıramadığımdan tam bir Sophie'nin Seçimi. En son biri Bodrum mandalinası getirip kendine özel dondurma yaptırmış. Biz de tatma fırsatı bulduk. Hani böyle ekşi ekşi olur ama bol çekirdekli olduğundan tadına vara vara yiyemezsin ya. İşte o lezzet.

''Tuğla bile birşey olmak ister.Sorarsınız;Tuğla, ne istiyorsun? Ve tuğla size ' Kemer seviyorum ben' 'Ben de kemer istiyorum ama kemerler pahalı, beton lento kullanabilirim' ve tuğlaya sorarsınız 'ee ne diyorsun tuğla?' Tuğla der ki 'Ben kemer seviyorum''

Louis Khan


Kaynak:
http://camiiler.com/denizin-dibindeki-tarihi-camii/

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Özlediğimiz Bauhaus bu !


Kaynak:
Yann Jacotey (mazscara-cenception)
https://www.facebook.com/mazscara1

24 Haziran 2015 Çarşamba

Haftasonu İçin Ada Planı (Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi)

Heybeliada’da rastgele dolaşırken bulmuştuk Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evini. Büyük pembe köşk biraz bakımsız durumdaydı hatta balkonun filan biraz aşağı doğru eğilmeye başladığını hatırlıyorum.

İçeride bizi karşılayan evin bekçisi bakımsızlığın sadece evle sınırlı olmadığından bahsetmişti. Selefi bakmış ev kimsenin umrunda değil, ne gelen var ne giden, başlamış evdeki eşyaları teker teker satmaya. Hüseyin Rahmi'nin, piyanosu, bisikleti, kemanı, mandolini, kristal takımları şimdi kim bilir nerede. Ama yetkililer olaya bir yerden sonra uyanmış olacak ki adama kapıyı göstermişler.

Ev hakkında bilgi edinmeye çalışırken yeni birşey daha fark ettim; farklı gastelerde farklı zamanlarda ve farklı yazarlar tarafından bu ev hakkında yazılmış makaleler var. İşin tuhaf tarafı aslında hepsi aynı yazı. Türkiye'deki gazetecilik seviyesi gözlerimi yaşartıyor.

Konumuza dönersek; Hüseyin Rahmi Gürpınar 3 yaşındayken annesi vefat eder. 3 yıl sonra babası tekrar evlenmeye karar verdiğinde oğlunu anneannesinin yanına yollar. Bu andan sonra çocukluğu hep kadınlar arasında geçmiş. Kadın karakterleri bu kadar iyi yazabilmesini buna bağlıyorlar.

İlk romanı ''Şık'' ile büyük bir başarı yakalayınca dönemin padişahı 2. Abdülhamid kendisine bir beraat yollamış. Bugün bu yolladığı beraat hala daha köşkün duvarına asılı.
''Şıpsevdi'' romanından kazandığı parayla da bu köşkü yaptırmış. Evin rehberi köşkün planını bizzat Hüseyin Rahmi'nin çizdiğini söyledi ama bana burada birilerine haksızlık ediliyor gibi geliyor. Yani Hüseyin rahmi Gürpınarı 1/20 ahşap cephe sistem detayı çizerken düşünebiliyor musunuz? Muhteşem fabrikalar belgeselinde vardı; Ahmet Zorlu nasıl tüm fabrikanın planını kendisinin çizdiğinden bahsediyordu. A4 bile olmayan bir kağıda 'burası tv üretim kısmı, burası buzdolabı üretim kısmı' diye çizmiş olmuş!

Heybeliada'da manzaraya hakim bir şekilde tepeye kurulmuş olan köşk yolun sonundaki son ev gibi. Hüseyin Rahmi bey bir münzevi hayatını tercih etmiş diyebiliriz. Adalılar alışıktır yokuş çıkmaya. Yaşlı adalılar hep dinç kalır evlerinin yokuşunu inip çıkmaktan. İstanbul'dan gelenler telef olurlar o yokuşlarda. Hüseyin Rahmi beye misafirliğe gelen Şükufe Nihal hanım da '' Bu eve gelmek için tayyare lazım'' diye sitem edince de Hüseyin Rahmi bey pek takmamıştır mesela.



Eğimli bir araziye oturan ev, manzaradan en iyi şekilde yararlanabilmek için üst kota göre yerleşmiştir. Yani Şükufe hanımın çıktığı o yokuşun üstüne bir de bahçenin merdivenlerini tırmanması gerekiyordu.

Hüseyin Rahmi bey aslında tam adalı değildi. İstanbul'da doğdu, 3 yaşındayken annesi ölünce babasının yanına Girit'e gönderidi ama babasının tekrar evlenmesi üzerine 6 yaşında anneannesinin yanına Üsküdar'a geldi. Kendi evini inşaa etmeden önce Heybeliadada 10 yıl kadar kiracı olarak yaşadı.

Türk evinde haremlik selamlık kültürü vardır. Kafesler, cumbalar, sokak kotuna pencere açmamalar vs. Ama adalara geldiğinizde bu formül işlemez. Aman sokağa arkamızı dönelim, iç avulumuza bakalım, kapımıza kim gelmiş diye cumbalardan yan yan bakarızlar filan olmuyor. Adalarda hakim rüzgar yönü belli, koskoca İstanbul manzarası dururken arka bahçedeki tek bir ağaca bakacak da değiliz hani. Bu yüzden ada mimarisi günümüze daha yakın şekilde balkon sahibidir. Hüseyin Rahmi beyin evinde de 1. katta ön cepheyi saran uzun bir balkon var ama çekingen balkon çok da geniş değil. Her sabah kahvaltımızı balkonda yaparız diyemezsin.

Evde Hüseyin Rahmi Gürpınar ile beraber yengesi Aliye hanım ve yengesinin kızı Safiye hanım, bir adet hizmetçileri ve arkadaşı öhüöhü (yapmacık öksürük) Miralar Hulusi bey de yaşamaktaydı.
Evin bekçiliğini ve rehberliğini üstlenen kız Hüseyin Rahmi Bey'in çok usta bir aşçı olduğundan, pazar alışverişini Miralay bey yaparken yemekleri Hüseyin Rahmi beyin yaptığından, hatta adada Hüseyin beyin reçellerinin meşhur olduğundan bahsederken ben ' yenge napıyor, Safiye nerede, bu hizmetçiye niye para ödüyorlar' diye düşünüyordum.



24 kişilik yemek masası ev sahiplerinin misafir ağırlamayı sevdiğine işaret ediyor. Yemek odası batı tarzında iken Abanoz çalışma masası ve kütüphanesi ile çalışma masası doğu tarzında. Her odada 19 yy'dan kalma el dokuması halılar ve evin her tarafını saran Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bizzat ördüğü danteller evi tam bir anneanne evine çeviriyor bence.
3 tarafı denize bakan evde ışık konusunda sıkıntı çekilmiyor.
Evin en kıymetli odası olan çatı katı ise Miralay Hulusi beye ayrılmış.



Miralay Hulusi beyin ölümünden sonra Hüseyin Rahmi bey bir süreliğine Mısır'a gitmiş. Bu süre haricinde hayatının son 31 senesini bu evde geçirmişti. Ölümünden sonra Heybeliada Abbas Paşa mezarlığına Miralay Hulusi beyin yanına gömüldü.


Kaynak: 
Wikipedia

http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/yazarlarin_evleri_ziyaretcilerini_bekliyor_/1/20959

Muhtelif Gazeteler (!)

19 Ağustos 2014 Salı

Ziyaret Etmeyeceğiniz Rembrandt Evi




Amsterdam seyehatinin en zor yanlarından biri de tatilinizi içkili bir dost ortamı haricinde başka bir yerde anlatamayacak olmak. Bu yüzden size aile ortamında anatabilmeniz için,Amsterdam'a gittiğinizde görmeyeceğiniz Rembrand evini yazmaya karar verdim.

Bu ev 1606-1607 senesinde tüccarların ve sanatçıların yerleşmekte olduğu yeni ve zengin bir muhitte inşaa edildi. Bütün Amsterdam şehri aslında Amster nehrinin deltası üzerine kurulduğundan Amsterdam'da her zaman bir yer sıkıntısı vardı. Bu yeni ve zengin muhit de bir istisna olmadığından tüm mahalle bitişik nizam evlerden oluşmakta.
Ev 1627-1628 senesinde bir yenilemeden geçiyor ve daha önceden iki sıra olan cephe pencereleri üçe çıkarken bir de üçgen alınlık ekleniyor.
Bu yapılan değişikliklerin , daha sonradan Amsterdam şehir merkezinin mimarı olarak anılacak olan Jacob van Campen tarafından denetlenmiş olma ihtimali var.


1625

 1627

1868
Tam bu dönemde Rembrandt'ın yükselişi başlamıştı. 1627'de kendi öğrencilerini kabul edecek duruma gelmişti.
1629'da ise devlet adamı ve şair Constantijn Huygens tarafından keşfedilmesi ise şöhret dolu hayata ilk adımıydı. Constantijn sayesinde öyle ünlü oldu ki Prens Frederik'e bile resim satar hale geldi.

Otoportre 1632
1624 senesinde Rembrandt, ilk karısı Saskia van Uylenburgh ile evlendiğinde muhtemelen hayatının en güzel zamanlarıydı.
Hayatın hepimizi başka şeylerle sınadığına kanıt olarak 1635'de ilk ve 1638'de ikinci çocukları daha bir yaşını doldurmadan öldü.
Bu kayıpların kendisini yıkmasına izin vermeyen Rembrandt, 1639 yılında söz konusu evi alır. Evi aldığına dair sözleşme hala daha durduğundan paranın tamamını ödeyemediğini, borcunun geri kalanını taksitlendirdiğini biliyoruz.
Konut kredisinin olmadığı dönemde Rembrandt şöhretine güvenerek boyunu aşan bir eve girişmiş olmalı.


Otoportre 1640
Aynı sene içinde ünlü gece nöbetçileri tablosunun siparişini alan ressam hayatının zirvesindeydi. Ama bir kez zirveye çıktın mı gerisi hep yokuş aşşağı.
1640 senesinde üçüncü çocukları birkaç haftalıkken öldü. Aynı sene annesi de öldü.
1641 senesinde dördüncü çocukları Titan yaşadı ama bu sefer de doğum sonrası kendini toparlayamayan Saskia 1642 senesinde vefat etti.
Böyle trajik bir dönemde kafasının karışık olduğunu tahmin ettiğim Rembrandt pek de akıllıca kararlar almayarak evin kredisini ödemek yerine pahalı bir sanat kolleksiyonu oluşturmayı tercih etti.
Rembrandt'ın,Saskia'nın ölümünden sonra oğlu Titus'a bakması için tuttuğu Geertje Dircx ile ilişkisi başladı.
1643 yılında başlayan bu ilişki, 1647 yılında bu sefer eve kahya olarak gelen Hendrickje Stoffels yüzünden bitti.
Rembrandt'ın kendisiyle evlenmesini uman Geertje bu olayı pek olgunlukla karşılamamış. O dönemde Hollanda'da nasıl yasalar işliyordu bilmiyorum ama Rembrandt, Geertje'ye nafaka ödemek zorunda kalmış.
Geertje sorun çıkarmaya devam edince ve işi şantaja kadar götürünce mahkeme Rembrandt'ın şikayetini kabul etmiş ve Geertje kendini akıl hastanesinde bulmuş.
Olay ünlü ressam eski sevgilisinden kurtulmak için zavallı kadını akıl hastanesine kapattı gibi duruyor ama anlaşılan Geertje'nin kardeşleri ve komşuları dahil bi grup insan da aleyhine tanıklık etmiş. Yani insan ismi Geertje Dircx olan biriyle nasıl beraber olur? Bela resmen geliyorum demiş.Hayır, güzel olsa! Güzel de değil.
Ha bu arada Rembrandt'ın başındaki tek bela eski sevgilisi değildi. Nedense Geertje ile ilişkisine birşey denmezken Hendrickje ile yaşadığı evlilik dışı ilişki yüzünden baskı görüyorlardı. Hatta Hendrickje bu yüzden aforoz bile edildi.
Geertje akıl hastanesinde sürünürken 1654'de Rembrandt ve Hendrickje'nin bir kızları oldu.
Otoportre 1656
Devam eden borçlarını kapatabilmek için Rembrandt'ın 1652-1656 döneminde riskli işlere girdiği ve daha da battığı söyleniyor.
1656 senesinde kendisini iflasa sürükleyen evini ve tüm kolleksiyonunu borçlarına karşılık satmak zorunda kaldı. (Aklımın almadığı; Hollanda'nın ve dahası Amsterdam'ın Altın Çağında yaşıyorsun,  ülkenin tarihindeki en ünlü ressamsın ve değerin yaşarken anlaşılmış. Oğlum en pahalı resimleri sen yapmıyor musun zaten? Nasıl bir ev nasıl bir kolleksiyon seni iflasa sürükleyebilir?!)
1658 yılında da evi açık arttırmayla satılınca 1669'da ölünceye dek yaşayacağı Rozengracht'taki küçük kiralık eve taşındı.
Otoportre 1659
Ressamın ayrılışından sonra 1660-1662 yıllınlarında ev ikiye ayrıldı ve 19 yy'a kadar çeşitli aileler bu adreste kamet etti. Ev zaman içinde pek çok değişiklik daha geçirse de 1907 yılında kurulan Rembrandt Vakfının evi aldı ve 1911 yılında Rembrandt dönemindeki haline getirildi.

Bugün evin içinde sergilenen eserlerin pek çoğu çeşitli özel kolleksiyonlardan gelen bağışlardan oluşmakta.
Sonuç olarak hikayenizi güçlendirecek kanıtlar istiyorsanız Kaynak bölümünde verdiğim ilk linkten evi sanal olarak gezebiliyorsunuz. Screenshot alıp asgari Photoshop bilgisiyle kendinizi eve yerleştirebilirsiniz diye düşünüyorum.





Kaynak:
wikipedia